Hz. Muhammed Kimdir?

Sonra o dünya seyyahı, kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinatın mevcûdâtiyle mâlikimi ve hâlıkımı arıyorum; elbette her şeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhuru ve a’dasının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı fazileti ile ve Kur’ânıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz diyerek, akliyle beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakîkaten o zât (A.S.M.) ile, bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevi, ve en ümmi bir kavmi, getirdiği nur vasıtasiyle, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel bu fevkalâde zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbaratının doğruluğunu bilmeliyiz.. sonra Hâlıkımızı ondan sormalıyız diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’i delillerden, burada, yalnız “Dokuz külliyeti”ne birer kısa işâret edilecek.
Birincisi: Bu zâtta (A.S.M.) -hatta düşmanlarının tasdikiyle dahi- bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve

âyetlerinin sarahatıyla: Bir parmağının işâretiyle Kamer iki parça olması; ve bir avucu ile, a’dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayet derecesinde içirmesi gibi; nakl-i kat’i ile ve bir kısmı tevatür ile yüzer mu’cizatın onun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan üç yüzden ziyâde bir kısmı, On dokuzuncu Mektub olan Mu’cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki hârika ve kerâmetli bir risâlede kat’i delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havale ederek dedi ki: Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber, bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kabil değil.
İkincisi: Elinde, bu kâinat sâhibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyâde insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın yedi vecihle hârika olmasıdır. Ve bu Kur’ân’ın kırk vecihle mu’cize olduğu ve kâinat hâlıkının sözü bulunduğu kuvvetli delilleriyle beraber “Yirmi beşinci Söz, Mu’cizat-ı Kur’âniye” namlarındaki ve Risâle-i Nur’un bir Güneşi olan meşhur bir risâlede tafsilen beyân edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: Böyle ayn-ı hak ve hakîkat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir Zât’ta (A.S.M.) fermana cinâyet ve ferman sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz..
Üçüncüsü: O Zât (A.S.M.), öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir dâvet ve bir îman ile meydana çıkmış ki, onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü: Ümmi bir zâtta (A.S.M.) zuhur eden o şeriat; on dört asrı ve nev’-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabul etmez.
Hem ümmi bir zât’ın (A.S.M.) ef’âl ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve mâden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
Hem dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envaında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücahedât ve dağdağalar içinde, tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmiyerek ve tam ma’nasıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtida ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görülmemiş.
Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşen-ül Kebir ile, öyle bir mârifet-i Rabbânîye ile, öyle bir derecede Rabbını tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telahuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risâle-i Münâcât’ın başında, Cevşen-ül Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşen’in dahi misli yoktur diyecek.
Hem tebliğ-i risâlette ve nâsı hakka dâvette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hatta kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adavet ettikleri halde; zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu’cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemânın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; O’nun ne yakînine, ne i’tikadına, ne i’timadına, ne itmi’nanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za’f, hiçbir vesvese vermemesi ve ma’nevîyatta ve meratib-i îmaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, onun her vakit mertebe-i îmanından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; îmanı dahi emsalsizdir.
İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hârika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir davet ve mu’cizane bir îman sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü: Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) icmâı, nasıl ki vücûd ve vahdaniyet-i İlâhîyyeye gâyet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zât’ın (A.S.M.) doğruluğuna ve risâletine gâyet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiya Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa; o Zât’ta (A.S.M.) en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasılki lîsan-ı kal ile; Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (A.S.M.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler ki, kütüb-ü mukaddesenin o beşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektub’da güzelce beyân ve isbat edilmiş. Öyle de, lîsan-ı halleriyle, yâni nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu Zât’ı tasdik edip, davasını imza ediyorlar ve lîsan-ı kal ve icmâ ile vahdaniyete delâlet ettikleri gibi, lîsan-ı hal ile ve ittifakla bu zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi: Bu zâtın düstûrlariyle ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakîkata, kemâlâta, keramâtâ, keşfiyata, müşâhedâta yetişen binlerce evliya vahdaniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu zâtın sâdıkıyetine ve risâletine, icmâ ve ittifakla şehâdet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velâyetle müşâhede etmeleri ve umumunu, nur-u îmanla ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn sûretinde itikad ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zât’ın, derece-i hakkaniyet ve sâdıkıyetini Güneş gibi gösterdiğini gördü.
Altıncısı: Bu zât’ın ümmiliğiyle beraber; getirdiği hakâik-i kudsiye ve ihtira ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhîyenin dersiyle ve ta’limiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i mü’minîn, bu zât’ın üss-ül esas dâvası olan vahdaniyeti kuvvetli bürhanlariyle bil’ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu Muallim-i ekberin ve bu Üstad-ı A’zâmın hakkaniyetine ve sözlerinin hakîkat olduğuna ittifakla şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risâleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ: Risâle-i Nur, yüz parçasiyle, bu zâtın sadakatının bir tek bürhanıdır.
Yedincisi: Âl ve ashab nâmında ve nev’-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve en keskin nazarlı taife-i azîmesi, kemâl-i merak ile ve gâyet dikkat ve nihayet ciddiyetle, bu zât’ın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zât’ın dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakîkatlı olduğuna ittifak ile ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmanları, Güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
Sekizincisi: Bu kâinat, nasıl ki kendini îcad ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkaşına delâlet eder. Öyle de: Kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhîyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini talim edecek ve vazifedarâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebîrin ma’nalarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu zât’ın hakkaniyetine ve bu kâinat Hâlıkının en yüksek ve sâdık bir me’muru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu: Mâdem bu san’atlı ve hikmetli masnûatiyle kendi hünerlerini ve san’atkârlığının kemâlâtını teşhir etmek ve bu süslü, zînetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni’metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umûmî terbiye ve iâşe ile, hatta ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it’âmlar ve ziyafetlerle, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârane ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkıyet ile, kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semâvî tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
Elbette ve herhalde, o gaybî Zât’ın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hall ve keşfeden ve dâima o Hâlık’ının nâmına hareket eden ve ondan istimdad eden ve muvaffakıyet isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfika mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu zât olacak (A.S.M.). Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakîkatlar bu Zât’ın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî-âdem’in medâr-ı şerefi ve bu âlemin medâr-ı iftiharıdır. Ve O’na “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Ben-î Âdem” denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyân’ın haşmet-i saltanat-ı ma’nevîyesinin nısf-ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur. Hâlıkımız hakkında en mühim söz O’nundur.

Who is Hz. Mohammed
Then that traveler through the world addressed his own intellect saying: “Since I am seeking my Master and Creator by means of the creatures of the cosmos, I ought before all else to visit the most celebrated of all these creatures, the greatest and most accomplished commander among them, according to the testimony even of his enemies, the most renowned ruler, the most exalted in speech and the most brilliant an intellect, who has illuminated fourteen centuries with his excellence and with his Qur’an, Muhammad the Arabian Prophet (May God’s peace and blessings be upon him).” In order thus to visit him and seek from him the answer to his quest, he entered the blessed age of the Prophet in his mind, and saw that age to be one of true felicity, thanks to that being. For through the light he had brought, he had turned the most primitive and illiterate of peoples into the masters and teachers of the world.
He said too to his own intellect, “Before asking him concerning our Creator, we should first learn that value of this extraordinary being, the veracity of his words and the truthfulness of his warnings.” Thus he began investigating, and of the numerous conclusive proofs that he found we will briefly indicate here only nine of the most general ones.
THE FIRST: All excellent qualities and characteristics were to be found in that extraordinary being, according to the testimony even of his enemies. Hundreds of miracles were made manifest at his hands, according to explicit Qur’anic verses or traditions enjoying the status of tawatur.19 Examples of these miracles are his splitting of the moon, And the moon split,20 with a single indication of his finger; his casting of a handful of dust into the eyes of his enemies, causing them to flee, It was not your act when you threw, but God’s,21 and his giving his thirsting army to drink from the water that flowed forth from his five fingers like the Spring of Kawthar. Since some of those miracles, numbering more than three hundred, have been set forth with decisive proofs in the remarkable and wondrous work known as The Miracles of Muhammad (The Nineteenth Letter), we leave discussion of the miracles to that work, and permit the traveller to continue speaking:
“A being who in addition to noble characteristics and perfections has all these luminous miracles to demonstrate, must certainly be the most truthful in speech of all men. It is inconceivable that he would stoop to trickery, lies and error, the deeds of the vile.”
THE SECOND: He holds in his hand a decree from the lord of the universe, a decree accepted and affirmed in each century by more than three hundred million people. This decree, the Qur’an of Mighty Stature, is wondrous in seven different ways. The fact that the Qur’an has forty different aspects of miraculousnes and that it is the word of the Creator of all beings has been set forth in detail with strong proofs in the Twenty-Fifth Word, The Miraculousness of the Qur’an, a celebrated treatise that is like the sun of the Risale-i Nur. We therefore leave such matters to that work and listen to the traveller as he says,“There can never be any possibility of lying on the part of the being who is the conveyor and proclaimer of this decree, for that would be a violation of the decree and treachery toward the One Who issued it.”
THE THIRD: Such a Sacred Law, an Islam, a code of worship, a cause, a summons, and a faith did that being bring forth that the like of them does not exist, nor could it exist. Nor does a more perfect form of them exist, nor could it exist. For the Law appearing with that unlettered being has no rival in its administration of one fifth of humanity for fourteen centuries, in a just and precise manner through its numerous injuctions. Moreover the Islam that emerged from the deeds, sayings, and inward states of that unlettered being has no peer, nor can it have, for in each century it has been for three hundred million men a guide and a refuge, the teacher and educator of their intellects and the illuminator and purifier of their hearts, the cause for the refinement and training of their souls, and the source of progress and advancement of their spirits.
The Prophet is similarly unparalleled in the way in which he was the foremost in practicing all the forms of worship found in his religion, and the first in piety and the fear of God; in his observing the duties of worship fully and with attention to their profoundest dimensions, even while engaged in constant struggle and activity; in his practice of worship combining in perfect fashion the beginning and end of worship and servitude to God without imitation of anyone.
With the Jawshan al-Kabir, from among his thousands of supplicatory prayers and invocations, he describes his Sustainer with such a degree of gnosis that all the gnostics and saints who have come after him have been unable, with their joint efforts, to attain a similar degree of gnosis and accurate description. This shows that in prayer too he is without peer. Whoever looks at the section at the beginning of the Treatise On Supplicatory Prayer which sets forth some part of the meaning of one of the ninety-nine sections of the Jawshan al-Kabir will say that the Jawshan too has no peer.
In his conveying of the message and his summoning men to the truth, he displayed such steadfastness, firmness and courage that although great states and religions, and even his own people, tribe and uncle opposed him in the most hostile fashion, he exhibited not the slightest trace of hesitation anxiety or fear. The fact that he successfully challenged the whole world and made Islam the master of the world likewise proves that there is not and cannot be anyone like him in his conveying of the message and summons.
In his faith, he had so extraordinary a strength, so marvelous a certainty, so miraculous a breadth, and so exalted a conviction, illumining the whole world, that none of the ideas and beliefs then dominating the world, and none of the philosophies of the sages and teachings of the religious leaders, was able, despite extreme hostility and denial, to induce in his certainty, conviction, trust and assurance, the slightest doubt, hesitation, weakness or anxiety. Moreover, the saintly of all ages, headed by the Companions, the foremost in the degrees of belief, have all drawn on his fountain of belief and regarded him as representing the highest degree of faith. This proves that his faith too is matchless. Our traveller therefore concluded, and affirmed with his intellect, that lying and duplicity have no place in the one who has brought such a unique sacred law, such an unparalleled Islam, such a wondrous devotion to worship, such an extra-ordinary excellence in supplicatory prayer, such a universally acclaimed summons to the truth and such a miraculous faith.
THE FOURTH: In the same way that the consensus of the prophets is a strong proof for the existence and unity of God, so too it is a firm testimony to the truthfulness and messengerhood of this being. For all the sacred attributes, miracles and functions that indicate the truthfulness and messengerhood of the prophets (Peace be upon them) existed in full measure in that being according to the testimony of history. The prophets have verbally predicted the coming of that being and given good tidings thereof in the Torah, the Gospels, the Psalms, and the pages; more than twenty of the most conclusive examples of these glad tidings, drawn from the scriptures, have been set forth and proven in the Nineteenth Letter. Similarly, through all the deeds and miracles associated with their prophethood they have affirmed and, as it were, put their signature to the mission of that being which is the foremost and most perfect in the tasks and functions of prophethood. Just as through verbal consensus they indicate the Divine unity, through the unanimity of their deeds they bear witness to the truthfulness of that being. This too was understood by our traveller.
THE FIFTH: Similarly, the thousands of saints who have attained truth, reality, perfection, wondrous deeds, unveiling and witnessing through the instruction of this being and following him, bear unanimous witness not only to the Divine unity but also to the truthfulness and messengerhood of this being. Again, the fact that they witness, through the light of sainthood, some of the truths he proclaimed concerning the World of the Unseen, and that they believe in and affirm all of those truths through the light of belief, either with knowledge of certainty, or with the vision of certainty, or with absolute certainty. He saw that this too demonstates like the sun the degree of truthfulness and rectitude of that great being, their master.
THE SIXTH: The millions of purified, sincere, and punctilious scholars and faithful sages, who have reached the highest station of learning through the teaching and instruction contained in the sacred truths brought by that being, despite his unlettered nature, the exalted sciences he invented and Divine knowledge he discovered — they not only prove and affirm, unanimously and with the strongest proofs, the Divine unity which is the foundation of his mission, but also bear unanimous witness to the truthfulness of this supreme teacher and great master, and to the veracity of his words. This is a proof as clear as daylight. The Risale-i Nur too with its one hundred parts is but a single proof of his truthfulness.
THE SEVENTH: The Family and Companions of the Prophet —who with their insight, knowledge, and spiritual accomplishment are the most renowned, the most respected, the most celebrated, the most pious and the most keensighted of men after the prophets— examined and scrutinized, with the utmost attention, seriousness and exactitude, all the states, thoughts and conditions of this being, whether hidden or open. They came to the unanimous conclusion that he was the most truthful, exalted, and honest being in the world, and this, their unshakeable affirmation and firm belief, is a proof like the daylight attesting the reality of the sun.
THE EIGHTH: The cosmos indicates its Maker, Inscriber, and Designer, Who creates, administers, and arranges it, and through determining its measure and form and regulating it, has disposal over it as though it was a palace, a book, an exhibition, a spectacle. And so too it indicates that it requires and necessitates an elevated herald, a truthful unveiler, a learned master, and a truthful teacher who will know and make known the Divine purposes in the universe’s creation, teach the dominical instances of wisdom in its changes and transformations, give instruction in the results of its dutiful motions, proclaim its essential value and the perfections of the beings within it, and express the meanings of that mighty book; it indicates that he is certain to exist. Thus, the traveller knew that it testified to the truthfulness of this being, who performed these functions better than anyone, and to his being a most elevated and loyal official of the universe’s Creator.
THE NINTH: There is behind the veil One Who wishes to demonstrate with these ingenious and wise artifacts the perfection of His talent and art; to make Himself known and loved by means of these countless adorned and decorated creations; to evoke praise and thanks through the unnumbered pleasurable and valuable bounties that he bestows; to cause men to worship Him with gratitude and appreciation in the face of His dominicality, through His solicitous and protective sustenance of life, and His provision of nurture and bounty in such manner as to satisfy the most delicate of tastes and appetites; to manifest His Divinity through the change of seasons, the alternation of night and day, and through all His magnificent and majestic deeds, all His awe-inspiring and wise acts and creativity, and thereby to cause men to believe in his Divinity, in submission, humility and obedience; and to demonstrate His justice and truthfulness by at all times protecting virtue and the virtuous and destroying evil and the evil, by annihilating with blows from heaven the oppressor and the liar. There will of a certainty be at the side of this Unseen Being His most beloved creature and most devoted bondsman, who, serving the purposes that have just been mentioned, discovers and unravels the talisman and riddle of the creation of the universe, who acts always in the name of that Creator, who seeks aid and success from Him, and who receives them from Him — Muhammad of Quraysh (Peace and blessings be upon him!)
The traveler further said, addressing his own intellect: “Since these nine truths bear witness to the truthfulness of this being, he must be the source of glory of mankind and the source of honor for the world. If we therefore call him the Pride of the World and Glory of the Sons of Adam, it will be fitting. The fact that the awesome sovereignty of that decree of the Compassionate One, the Qur’an of Miraculous Exposition that he holds in his hand, has conquered half the world, together with his individual perfections and exalted virtues, shows that he is the most important personage in the world. The most important word concerning our Creator is that which he utters.”

Eylül 14, 2012 tarihinde Kategoriler içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: